2 Ocak 2016 Cumartesi

Kanlı Savaşçı



Akbabalar ölünün arkasını toplamak gibi pis bir işle uğraşıyorlar. Sayılarının azalmasıyla birlikte, onlara ne kadar çok ihtiyacımız olduğunu daha iyi anlıyoruz.

Öküzbaşlı antilop, günbatımında ölümün eşiğinde gibi görünüyor. Hasta ya da yaralı. Tanzanya’nın Serengeti düzlüklerindeki sürüsünden kilometrelerce uzakta. Gün doğduğunda artık yapayalnız bir ölü o. Üzerinde itişip kakışan bir akbaba sürüsü var. 40 kadar kuş, dünyevi kalıntılarına sızmanın peşinde. Bazıları sabırlı; gözlerini ödüle dikmiş bekliyor. Büyük çoğunluk ise gladyatör dövüşü içinde. Pençeler açılmış; yükselip tırmık atıyor, saldırıp şaşırtmaca yapıyorlar. Biri diğerinin tepesine çullanıyor; kurbanı sıçrayıp şahlanırken, vahşi bir atı ıslah edermişçesine üzerine biniyor. Dalgalanan siyah–kahverengi boyunlar, çarpışan gagalar ve çırpınan kanatlar halinde açılıp kapanan bir güruh bu. Yukarılardan ziyafete katılmak üzere durmaksızın yeni ve aç sürüler uçup geliyor. Kafalar ileri uzatılmış bir şekilde çeteye katılma telaşı içindeler. Sıçrayıp tökezliyorlar.

Ortada kocaman bir leş varken bu telaş niye? Bu çirkin açgözlülük neden? Çünkü antilobun derisi kalın ve bir yırtıcı tarafından öldürülmediği için de bedeninde genel girişi sağlayacak büyük bir kesik yok. En cesur kuşların ölü hayvanın bedenine girebilmek için öfkeyle rekabet etmesinin nedeni de bu. Kalabalık grup guruldayıp çığlıklar atarken, bir ak sırtlı akbaba kafasını yılan gibi kıvırıp antilobun göz çukurundan içeri sokuyor ve bereketli ziyafet masasındaki yerinden olmadan önce oluklu diliyle ne bulduysa hızla yalayıp yutuyor. Bir diğer ak sırtlı, hayvanın burun deliklerinden birine girerken, bir benekli akbaba da diğer uçtan işe koyuluyor. Antilobun anüsünden 20 santim kadar içeri girdiği sırada bir başka kuş onu kovalıyor ve uzun bir eldivene sokulan kol misali kafasını bağırsak yoluna sokuyor. Böylece sürüp gidiyor. Golf topu boyutunda beş delikte 40 çaresiz kuş...



Tanzanya’daki Serengeti Ulusal Parkı’nda, bir benekli akbaba ölü bir zebraya el koyarken, etraftaki benekli ve ak sırtlı akbabalar (Gyps africanus) paylarını almak için yaklaşıyor. Olasılıkla şölene başkaları da katılacak. Akbabalar bir leşi birkaç dakika içinde temizleyebiliyor.

En sonunda iki sarkık yanaklı akbaba harekete geçiyor. Muhteşem görünüşlü bu hayvanların boyu bir metreyi aşıyor. Kanat açıklıkları ise yaklaşık üç metre. (Ağaç tepelerinde, küçük dallardan battal boy yatak büyüklüğünde yuvalar yapıyorlar.) Yüzleri pembe, gagaları büyük ve kemerli, güçlü boyunlarının pembemsi kırışık derisi barok tarzda kahverengi bir fırfırla süslü. Biri antilobun omzunda delik açarken, leziz sinek larvası arayışındaki diğeri hayvanın sinüsünün arka kısmını oyuyor. Kaslar ve deri esniyor. Bir ak sırtlı akbaba, kafasını antilobun gırtlağından içeri sokarak elektrik süpürgesi hortumu gibi boğumlu 20 santimlik bir soluk borusu parçası çıkarıyor. Ama daha tadına bakamadan, 1,2 metrelik bir marabu leyleği soluk borusunu kapıyor ve gagasıyla tam hizalamak için bir kez havaya attıktan sonra bütün olarak yutuyor. Kas yerine kirişi tercih eden sarkık yanaklı akbabaların uğraşları sonucunda antilop şimdi tamamen delik deşik durumda. Kafalardan havaya kan ve mukus fırlıyor, gagalardan iç organlar sarkıyor, iki kuş toprak ve dışkı kaplı üç metrelik bağırsakla halat çekme oyunu oynuyor.

Antilop küçüldükçe, doyup kenara çekilen kuşların kısa çimde oluşturduğu daire büyüyor. Kursakları şişen akbabalar, kafalarını katlanmış kanatları üzerine yerleştirip göz zarlarını kapatıyor. Ses yok, hiddet yok. Şehirlerin dış mahallelerine kurulu sitelerin yapay göletlerinde yüzen ördekler gibi dünyayla barışık bir halde dinleniyorlar.

Akbaba belki de dünyanın adı en kötüye çıkmış kuşu. Açgözlülük ve hırsın canlı örneği. Tevrat’ın üçüncü kitabı Levililer ve beşinci kitabı Tesniye, akbabaları İsrail’in çocukları tarafından nefret edilmesi gereken pis yaratıklar sınıfına sokmuştu. Charles Darwin, 1835’te H.M.S. Beagle gemisiyle çıktığı yolculuk sırasında tuttuğu günlüğünde bu kuşları, “leşte debelenmek üzere biçimlenmiş” kel kafalarıyla “iğrenç” yaratıklar olarak tanımlamıştı. Yaptıkları pis işe uyum sağlarken geliştirdikleri bir özellik de, tehlike durumunda daha kolay havalanabilmek için midelerindeki tüm yiyecekleri kusma yetenekleri.

İğrenç mi? Belki. Ama akbabaların da ahlaki kuralları yok değil. Başka hayvanları öldürmüyorlar (genelde) ve olasılıkla tek eşli bir hayat sürüyorlar. Yavruların bakımını eşlerin birlikte yaptığını, birbiriyle uyumlu büyük gruplar halinde dolaşıp yıkandıklarını biliyoruz. En önemlisi de, ekosistem için yaşamsal olmasına rağmen büyük oranda göz ardı edilen bir hizmeti yerine getiriyorlar: Ölü hayvanların hızlı bir şekilde temizlenmesi ve artıklarının değerlendirilmesi. Serengeti ekosisteminde yaşayanlar ve 1,3 milyon ak sakallı öküzbaşlı antilobun Kenya–Tanzanya arasında yer değiştirdiği yıllık büyük göç sırasında gelenler dahil, akbabaların, tarihsel olarak tüm Serengeti’deki memeli etçillerin toplamından daha çok et tükettiği tahmin ediliyor. Ve bunu çok hızlı bir şekilde yapıyorlar. Tek bir akbaba bir kilo eti bir dakikada mideye indirebiliyor, büyükçe bir grup bir zebrayı –burnundan kuyruğuna– 30 dakikada temizliyor. Diğer bir ifadeyle, akbabalar olmasaydı, kokuşmuş hayvan ölüleri daha uzun süre yerde kalacak, böcek nüfusları artacak ve hastalıklar insanlara, çiftlik hayvanlarına ve diğer yabanıl hayvanlara bulaşacaktı...


Makalenin tamamına nationalgeographic'den ulaşabilirsiniz.

0 yorum: