15 Kasım 2016 Salı

Balıklar Zekâ Problemlerinde Primatları Geride Bırakabiliyor



Bilişsel ekolojiye göre, bir canlının zekâsı, günlük yaşamında karşılaştığı hayatta kalma gereklilikleri tarafından şekillenir. Bazı kuşlar, on binlerce yemişi ve tohumu nerelere gömdüklerini anımsayabilir; bu da onların soğuk kış aylarında beslenmelerini sağlar. Çukur kazan kemirgenler, yüzlerce tünelden oluşan karmaşık yeraltı labirentlerini iki gün içinde belleyebilir. Bir timsah, başının üzerinde dal parçaları taşıyarak çevrede yuva yapmak için malzeme arayan kuşları çekmeyi akıl edebilir. Peki ya balıkların zihinsel becerileri? Balıklar gerçekten düşünebilir mi?

Balık zekâsına şu örneği verebiliriz: Fırfıryüzgeç kayabalığı (İng. frillfin goby) hem doğu hem de batı Atlantik kıyılarının gelgit bölgelerinde yaşayan küçük bir balıktır. Sular çekildiğinde, fırfıryüzgeç kıyıya yakın kalmak ister ve bolca leziz lokma bulabilecekleri ılık, yalıtılmış gelgit havuzlarına yerleşir. Fakat gelgit havuzları tehlikenin hiç olmadığı güvenli sığınaklar değildir. Ahtapot ya da balıkçıl gibi yırtıcılar yem aramaya gelebilir ve bu durumda balığın oradan hemen kaçması gerekecektir. Peki ama küçük bir balık nereye gidebilir? Fırfıryüzgeç kayabalıkları, hiç beklenmeyen bir hamleye başvurarak yakındaki bir başka gelgit havuzuna atlar.

Bir kayanın üstüne düşüp güneşte pişmeden bunu nasıl yapar? Patlak gözleri, somurtkan ağzının üzerindeki hafif şişkin yanakları, yuvarlak kuyruğu ve yaklaşık 8 santimlik torpido biçimli bedeniyle, fırfıryüzgeçler, En Zeki Hayvan Olimpiyatlarına uygun bir adaya pek benzemez. Ama beyinleri her türlü standarda göre beklenenin üzerinde bir başarıya sahiptir. Bu balıklar, sular çekilmeden önce gezdikleri alanların topografisini (yer şekillerini) belleklerine bir harita gibi yerleştirirler. Sular çekildiğinde havuzları oluşturacak olan çöküntülerin yerleri hafızalarındadır ve gereksinim duyduklarında bu bilgiyi kullanırlar.

Kayabalığının bu becerisi, biyolog Lester Aronson tarafından keşfedildi. Farelerin bilişsel haritalama becerileriyle bilimcileri şaşırttığı bir dönemde, Aronson, laboratuvarında küçük bir resif kurdu. Kayabalıklarını yırtıcı gibi görünen bir çubukla dürterek hazırladığı yapay gelgit havuzlarının birinden ötekine atlamaya zorladı. Sular çekilmeden önce odanın her yanında yüzme şansı bulmuş olan balıklar, güvenli yerlere zıplamayı %97 oranında başardı. Bu şansa sahip olmamış balıklardan kendini güvenli bir yere atabilenlerin oranı ise %15 oldu. Sadece tek bir yüzey şekli keşif turunun ardından, küçük kayabalıkları, kaçış rotalarını 40 gün sonra bile anımsıyordu.

Yakın zamanda yapılan bir çalışmada, gelgit havuzlarında bu şekilde yaşayan kayabalığı türlerinin beyinlerinin, kumda saklanan ve dolayısıyla öyle sıçrayışlar yapmaları gerekmeyen kayabalığı türlerinin beyinlerinden farklı olduğu saptandı. Zıplayanların beyinlerinde, uzaysal belleğe ayrılmış daha fazla gri madde varken kuma saklananların beyni, görsel işleme için daha fazla nöral yatırım yapmıştı. Bilişsel haritalar oluşturmak ve onları haftalar sonra hatırlayabilmek, fırfıryüzgeçlerin doğru noktaya atlamak konusundaki üstün yeteneklerini açıklıyor. Ayrıca insanların anlayamadıkları varlıklar hakkında ne kadar önyargılı olabildiklerini bir kez daha gösteriyor.



Fırfıryüzgeç kayabalığı

Çözüm Bulma ve Anımsama

Bir şeyler hatırlayabilme yeteneği, balıklar için de memeliler için olduğu kadar büyük önem taşır. Bu konudaki çalışmalar aslında hiç de yeni değil. 1908’de Michigan Üniversitesi’nden zooloji profesörü Jacob Reighard tarafından yayımlanan bir çalışmada, yırtıcı kapanlevrek (İng. snapper) balıklarının ölü sardalyalarla beslenmesi konu alınıyordu. Sardalyaların kimileri kırmızıya boyanmış, kimileri boyanmamıştı. Kapanlevrekler, boyayı umursamadan iki çeşidi de mideye indirdi. Ancak Reighard, kırmızı sardalyaların ağzına denizanalarının iğneli uzantılarını monte ettikten kısa süre sonra, kapanlevrekler kırmızıları yemeyi kesti. Bu denemeden 20 gün sonra bile kapanlevreklerin kırmızı sardalyalara dokunmayışı dikkate değerdi. Bu çalışma, kapanlevreklerin bellek becerilerini göstermekle kalmayıp, onların acı hissetme ve bundan öğrenme kapasitelerini de ortaya koymuştu.

Balıkların belleği ile ilgili yapılan bir başka çalışma da Culum Brown tarafından gerçekleştirilmişti. Avustralya Queensland’deki bir koydan yakaladığı yetişkin kızıl benekli gökkuşağı balıklarını (İng. crimson-spotted rainbowfish) laboratuvarına getiren Brown, onları üç büyük tanka, her tankta yaklaşık 40 balık olacak biçimde yerleştirdi. Onlara, çevrelerine alışmaları için 1 ay süre verdi.

Sınamanın yapılacağı gün, Brown rastgele seçtiği üç erkek ve iki dişiyi yaşadıkları tanktan alıp bir deney tankına aktardı. Deney tankında, dikey bir ağın, tank boyunca çekilmesini sağlayan bir makara sistemi bulunuyordu. Ağın gözenekleri, balıkların diğer tarafı net olarak görebilecekleri fakat içlerinden geçemeyecekleri boyutlardaydı. Ağın tam ortasına ise tek bir büyük delik açılmıştı. Ağ tank boyunca ilerlediğinde, bu delik bir kaçış imkanı sağlıyordu.

Balıklara, kendilerini ortama alıştırmaları için 15 dakika verildi. Ardından ağ bir uçtan diğer uca 30 saniyelik bir sürede sürüklendi ve tankın ucuna yaklaşık 3 cm kala durduruldu. Daha sonra ağ kaldırıldı ve başlangıç konumuna geri bırakıldı. Deneyin bir tam seferi bu işlemden ibaretti. 2 dakikalık aralıklarla, bunu izleyen dört sefer daha yapıldı. 5 balıktan oluşan 5 grup 1997’de sınandıktan sonra 1998’de de yeniden aynı deneye tabi tutuldu.

1997 denemelerinde gökkuşağı balıkları ilk seferde paniğe kapıldı ve kararsızca kaçışarak tank köşelerine sığınmaya çalıştı. Belli ki yaklaşan ağdan kaçabilmek için ne yapacaklarını bilmiyordu. Çoğu, ağ ile cam arasına sıkışıp kalmıştı. Sonraları davranışları giderek dengeli duruma geldi ve beşinci seferde balıkların tümü delikten geçerek kaçmayı başardı.

Aynı balıklar, deney tankını ve söz konusu delikli ağı görmedikleri 11 aylık bir aradan sonra tekrar sınandıklarında, önceki yıldan çok daha az paniğe kapıldı. Daha ilk seferde, 1997 denemelerinin sonlarındakiyle aynı hızda deliği bulup kullandı. Brown, balıkların ağı sanki daha dün kullanmış gibi kullandıklarını belirtiyor. 11 ay, bir gökkuşağı balığının ömrünün neredeyse üçte birikadarlık bir süredir. Dolayısıyla hem oransal açıdan hem de zaten bu süre, sadece bir gün gerçekleşmiş bir olayın anımsanması için çok uzun bir aralıktır.


Muhakeme ve Alet Kullanımı

12 Temmuz 2009’da, Pasifik adalarından Palau’da dalış yapmakta olan evrimsel biyolog Giacomo Bernardi, sıradışı bir şeye tanık oldu ve bunu filme alabilecek kadar da şanslıydı. Turuncu noktalı fildişi balığı (İng. orange-dotted tuskfish), kuma gömülü bir midyeyi açığa çıkardı, yumuşakçayı ağzında yukarı kaldırdı ve onu yaklaşık 27 metre ötedeki büyük bir kayaya taşıdı. Ardından, birkaç hızlı kafa darbesi ve iyi ayarlanmış boşluklarla, balık, sonunda midyeyi kayaya çarparak açmayı başardı. Bunu izleyen 20 dakika içinde, fildişi balığı, açmak için aynı sıralama ile aynı hareketleri yineleyerek 3 midye daha yedi.

Bu olayı belgeleyen Bernardi, bir balığın alet kullanımı konusundaki başarısını filme alan ilk bilimci oldu. Çektiği video, ayrıca, uyanık fildişi balığının midyeyi hiç beklenmeyen bir biçimde (yani ağzından püskürttüğü su jetleri kullanmadan) açığa çıkardığını ortaya koyuyor. Balık hedefe arkasını dönüyor, solungaç kapaklarını hızla kapatıyor ve böylece tıpkı hızla kapanan bir kitabın yarattığı anlık hava esintisine benzer bir ani su akıntısı oluşturuyor. Bu aslında alet kullanımını da aşan bir davranış. Farklı zaman ve yerlerde gerçekleştirilmesi gereken çeşitli davranışların mantıklı bir dizisini izleyen fildişi balığı, planlama becerisine sahip. Bu da termitleri yuvalarından dışarı çekmek için ince dallar kullanan şempanzeler, sert kabuklu yemişleri kırmak için ağır taşlar kullanan Brezilya kapuçin maymunları ya da kabuğunu kırmak istedikleri şeyleri trafik kavşaklarına atıp arabaların ezmesini bekleyen ve kırmızı ışıkta yemişleri toplayan kargaları akla getiriyor.

Aslında Bernardi’nin o gün gördüğü şey bir istisna değildi. Avustralya’daki Büyük Bariyer Resifi’nde yaşayan siyah noktalı fildişi balığı adı da verilen yeşil lapinlerin (İng. green wrasse), Florida kıyılarındaki sarı başlı lapinlerin (İng. yellowhead wrasse) ve bir akvaryumda (deniz hayvanat bahçesinde) yaşayan altı çizgili lapinin (İng. sixbar wrasse) benzer davranışları, bilimcilerin dikkatini daha önce de çekmişti. Altı çizgili lapinde gözlemlenen şuydu: Tankta tutulan balığa, yutamayacağı kadar büyük ve çenesiyle parçalayamayacağı kadar sert yem topakları attılar. Balık, topağı tankta bulunan kayalardan birine taşıdı ve tıpkı fildişi balığının midyeye yaptığı gibi onu kayada parçaladı. Bunu gözlemleyen zoolog Łukasz Paśko, lapinin topak parçalama davranışını 15 ayrı olayda sergilediğini gördü. Bu davranışı “dikkate değer ölçüde tutarlı” ve “neredeyse hep başarılı” olarak tanımlıyor.



Fildişi balığı



Yüzgeçlerle Alet Kullanımı Ne Kadar Çeşitlenebilir?

İnatçı kuşkucular şöyle diyebilir: Bu işlemler gerçek bir alet kullanımı sayılmaz çünkü bizim ateş yakmak amacıyla odun kesmek için balta kullanmamıza hiç benzemiyor. Şempanzelerin lezzetli termitlere ulaşmak için dal kullanmasında da benzer biçimde bir nesneyi, bir başka nesneye manipüle etme durumu yok. Paśko’nun gözlemlediği lapin davranışı için kullandığı tanım ise “aletimsi“. Ancak bu söz konusu davranışı küçümseyen bir anlamda değil. Paśko, bir midyeyi veya yem topağını bir başka aletle parçalamanın, balık için zaten mümkün olmadığını vurguluyor.

Her şeyden önce balıkların kavrayıcı uzuvları bulunmuyor. Bunun yanı sıra, suyun ağdalığı ve yoğunluğu, apayrı bir aletle yeterli momentum elde etmeyi güçleştiriyor (suyun altında bir cevizin kabuğunu taşa çarparak kırmayı deneyin). Bir aleti ağızda tutmak, balığın yapabileceği tek diğer seçenek ve o da etkili değil. Çünkü o şekilde besin parçaları suda sürüklenip gider ve diğer aç yüzücülere tarafından kapılır.

Tıpkı fildişi balığının suyu kumları hareket ettirmek için araç olarak kullanması gibi okçubalığı da (İng archerfish) suyu bir kuvvet olarak kullanır. Okçubalığı, bu şekilde bir avlanma mermisi yapmış olur. Bu tropikal nişancıların boyu yaklaşık 20 cm kadar olup büyük, geniş ve hareketli gözlere sahiptirler. Ayrıca etkileyici bir alt çeneleri vardır ve bunları bir nevi silah namlusu gibi kullanır. Dillerini üst çenede bulunan bir çentiğe bastırıp aniden boğaz ve ağızlarını bastırarak yukarıya doğru 10 fit kadar yükselebilen su jetleri fışkırtabilir. Suya yakın bir yaprağın üzerindeki böcekleri ya da çekirgeleri, işte bu yöntemle mideye indirebilir.

Davranış, dikkate değer ölçüde esnektir. Okçubalıkları bazen tek bir su atımı yapar, kimi zamansa makineli tüfeğe benzer biçimde sürekli fışkırtmayı tercih eder. Hedefleri arasında, böceklerin yanı sıra, örümcekler, yavru kertenkeleler, bilimciler tarafından uzatılan yemler ya da bazen araştırmacıların gözleri ya da ağızlarındaki sigara olabiliyor. Okçubalıkları, ayrıca silahlarını avlarının büyüklüğüne göre doldurur. Büyük ve ağır bir hedefleri varsa daha fazla su kullanır. Deneyimli okçular, dikey bir yüzey üzerinde avlarının hemen altını hedefleyebilir ve böylece onları karada uzaklara göndermek yerine, doğrudan suya kaymalarını sağlar.

Şu ana kadar bilebildiğimiz kadarıyla, balıklarda alet kullanımı belirli balık grupları ile sınırlı. Brown, özellikle lapinlerin balıklar içindeki yerinin, primatların memeliler içindeki veya kargagillerin kuşlar içindeki yeri gibi olduğunu belirtiyor. Bu durum, gerçekten de sadece suda yaşamanın, karada yaşamaktan çok daha az alet kullanımına olanak tanımasından ileri geliyor olabilir. Artık biliyoruz ki lapin familyasından olan fildişi balıkları ve okçubalıkları, yaratıcı problem çözümü için evrimin sınırsız kapasitesinin birincil örnekleri arasında. Diğer balıklar arasında da çok sayıda benzer beceriye sahip tür olabilir.


Değişen Koşullara Uyum Sağlama

Binlerce yıldır kuşlar suya dalıp balık avladı. Ama gün olur, devran döner. 2011 yılının Şubat ayında, Güney Afrika’nın Limpopo bölgesindeki yapay bir göl olan Schroda Barajı’nda, bilimciler, yerel halkın bildirdiği bir durumu belgeledi. Suyun hemen üzerinde uçan dört tane kır kırlangıcından biri, bir anda fırlayan bir kaplanbalığı (İng. tigerfish) tarafından havada yakalandı. Bu kırlangıç avı münferit bir olay değildi. Araştırma ekibi, günde ortalama 20 ayrı kırlangıç avı olayı raporladı. Bu da 15 günlük çalışma boyunca yaklaşık 300 kırlangıcın, kaplanbalıkları tarafından avlandığı anlamına geliyor.

Ekipteki dört çevrebilimci, kaplanbalıklarının kullandığı iki farklı yöntemi tanımladı. Biri, kırlangıcın peşinden yüzeyde süzülüp yakalamaya hazırlanarak avlanma yöntemi. Diğeri ise yüzeyin en az 1,5 fit altından başlayan ve doğrudan yukarı sıçrayıp saldırma yöntemi. İlk yaklaşımın avantajı, balığın ışığın kırılmasından ötürü oluşan görüntü kaymasını hesaba katmak zorunda kalmaması… Çünkü kırlangıç suyun altından bakıldığında olduğu yerden daha geride görünür. İkincisinin dezavantajı, sürpriz olasılığı barındırması olsa da belli ki bu balıkların en azından bir bölümü, suyun yüzeydeki kırılma açısını telafi etmeyi öğrenmiş.Değilse dipten sıçrama yöntemiyle asla başarılı olamazlardı.

Bu davranış çok sayıda soru işareti uyandırıyor. Kaplanbalıkları bunu ne zamandır yapıyor? Nasıl başladı? Kaplanbalığı toplumunda nasıl yayıldı? Peki, kırlangıçlar yakalanmaktan kaçınmaya ilişkin bir davranışı benimsemek yerine neden hâlâ suyun hemen üzerinde uçuyor?

Güney Afrika Pietermaritzburg’da bulunan KwaZulu-Natal Yaşam Bilimleri Üniversitesi’nden tatlısu çevrebilimcisi Gordon O’Brien şöyle anlatıyor: “Schroda Barajı’ndaki kaplanbalığı nüfusu, Limpopo Nehri’nin aşağı kollarından çok kısa süre önce, 1990’ların sonlarında oluştu. Yani popülasyon henüz çok yeni. Kaplanbalıkları, bulunduğu pek çok yerde iyi durumda olmakla birlikte, Güney Afrika’da insan kaynaklı birtakım etkilerden dolayı sayıları azalıyordu. Sonuç olarak, kaplanbalıkları Güney Afrika’nın koruma altındaki türler listesine girdi. Böylece insan yapımı ortamlarda yetiştirilmeye başlandı.”

O’Brien, kuş avlama davranışının başlayışını anlatırken bir kaplanbalığının bakış açısından barajın çok küçük olduğuna dikkati çekiyor. Bu nedenle topluluğun uyumlanmaya ya da yok olmaya zorlandığını düşünüyor. O ve çalışma arkadaşları, söz konusu davranışın ilk olarak görüldüğü 2009’dan önce, oldukça kötü durumda olan iri bireyler görmüşler.

Kuş avlama davranışının toplulukta yayılması ile ilgili olarak O’Brien, “Bu öğrenilmiş bir davranışa benziyor. Genç bireyler, o kadar başarılı değil ve ışık kırılmasını hesaba katmaları gereken ‘derinden sıçrama’ yerine, ‘yüzey takibi’ yöntemini tercih ediyor. Kaplanbalıklarının son derece fırsatçı olduklarını, diğer bireylerin artan etkinliklerine ilgi gösterdiklerini biliyoruz” diyor ve gençlerin zaman içinde avda ustalaştığını ekliyor.

Kuşçulluk (kuşla beslenme [İng. avivory]) sadece kaplanbalıklarına özgü değil. Koca ağızlı levreklerin (İng. largemouth bass), turnabalıklarının (İng. pike) ve başka yırtıcı balıkların arada sırada sudan dışarı sıçrayıp kuş avladıkları bilinir. Yakın zamanda Fransa’nın güneyindeki Tarn Nehri’ndeki büyük kedi balıklarının (İng. catfish) su içmeye gelen güvercinleri nasıl yakaladıkları da filme alınmıştı. Kedi balıklarının pusu kurma tekniği, tıpkı orka balinalarının deniz aslanlarını yakalamak için kullandığı yönteme benziyor: karaya doğru sıçrayıp ağızlarındaki avı suya sürüklemek.

Schroda Barajı’ndaki keşfi yapan bilimciler, kaplanbalıklarının uçan kuşları avlıyor olabileceklerinden kuşkulanan biyologların, Güney Afrika’nın başka yerlerinde kaydetmiş oldukları ve 1945 ile 1960 yılları arasında yayımlanmış notlara atıfta bulunuyorlar. Belki de girişimci ruhlu bir kaplanbalığı, saf bir kırlangıca şans eseri bir sıçrayış yaptıktan sonra, deneme-yanılma yöntemiyle becerisini geliştirdi. Sonradan bu davranış meraklı gözler tarafından öğrenildi ve toplulukta yayıldı.

Nasıl başlamış olursa olsun, bu davranış esnekliğin ve bilişselliğin işaretlerini taşıyor: Fırsatçı bir davranış çünkü tür için alışıldık değil. Geliştirmek için pratik yapmak ve başarmak için beceri gerektiriyor. Gözlemlenerek öğreniliyor ve farklı yöntemlerle gerçekleştirilebiliyor.


Lapinler Şempanzelerden Daha Çabuk Öğrendi

Balıklar, yeni beceriler kazanabiliyor ve yemek yakalamak için riskli manevralar yapmayı öğrenebiliyorlarsa acaba insanlar tarafından tasarlanmış bir uzay-zaman bulmacasını da çözebilirler mi? Karnınızın aç olduğunu ve size birbirinin aynı iki pizza dilimi getirdiğimi düşünün. Soldakinin 2 dakika sonra kaldırılacağını, sağdakinin ise kaldırılmayacağını da size söylüyorum. İlk olarak hangi dilimi yerdiniz? Her iki dilimi de yiyecek kadar aç olduğunuzu varsayarsak herhalde mutlaka soldakinden başlardınız.

Şimdi bir balık, örneğin bir çöpçü lapin (İng.cleaner wrasse) olduğunuzu farz edin. Benzer bir durumla karşılaşıyorsunuz: Sadece renkleri farklı olan birbirinin aynı iki besin geliyor. Eğer maviden başlarsanız kırmızı kaldırılıyor. Ama önce kırmızıdan başlarsanız maviye dokunulmuyor ve ikisini birden yiyebiliyorsunuz. Balığa durumu sözlü olarak bildiremeyeceğimiz için deneyerek öğrenmesi gerekiyor.

Buna çok benzer sınamalar üç tür primatla da yapıldı: Sekiz kapuçin maymunu, dört orangutan ve dört şempanze test edildi. Sizce balıklar mı daha başarılı oldu yoksa primatlar mı? Eğer kuyruksuz maymun türlerinden birinin şampiyon olduğunu sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Balıklar, problemi tüm primatlardan daha başarılı biçimde çözdü. Sınamaya sokulan altı yetişkin çöpçü lapinden altısı da önce kırmızıyı yemeyi öğrendi. Olayı anlamaları yaklaşık 45 deneme sonunda oldu. Şempanzelerinse sadece ikisi 100 denemeden önce (60 ve 70 deneme sonunda) problemi çözebildi. Diğer iki şempanze, tüm orangutanlar ve tüm kapuçin maymunları ise başarılı olamadı. Test daha sonra primatların öğrenmesine yardımcı olacak şekilde yenilendi ve kapuçinlerin tamamı ile orangutanların üçü böylelikle 100 deneme içinde olayı anlayabildi. Diğer iki şempanze ise hiç başaramadı.

Araştırmacılar, başarılı bireylere renklerin bir anda ters rollerde olduğu, ters çevrilmiş testler de uyguladı. Hiçbiri bu çapraşık durumun içinden çıkamadı ama sadece yetişkin çöpçü lapinler, kapuçin maymunları ve orangutanlar ilk 100 deneme zarfında seçimlerini tersine çevirebildi.

Bazı genç çöpçü lapinler de sınandı ve yetişkinlerden dikkate değer ölçüde daha başarısız oldukları görüldü. Bu da söz konusu zihinsel becerinin öğrenilmesi gerektiğini ortaya koyuyor. Araştırmacılardan biri olan Redouan Bshary, testi 4 yaşındaki kendi çocuğu üzerinde de denedi. Çikolatalı bonibon kullandığı 100 sınama sonunda bile çocuk önce geçici süreliğine bırakılan yiyeceği yemeyi öğrenemedi.

Ekip tüm bunlardan şöyle bir sonuç çıkardı: “Çöpçü lapinlerin sergilediği sofistike yemlenme kararlarına, çok daha büyük ve karmaşık beyinleri olan diğer türler daha zor ulaşabildi.” Ancak bu beceriler, deyim yerindeyse, gökten zembille inmedi. Lapinlerin önce hangi mamadan başlanacağı konusundaki isabetli kararı, bu balıkların yaban hayatında karşılaştıkları bazı etkileşimlere benzer. Aslında bu deneyin mantığı da özellikle o durumları taklit edecek biçimde tasarlanmıştı. Beyin boyutu ne olursa olsun, eğer bir davranış türün hayatta kalması için kritikse türün o konuda iyi olma olasılığı çok yüksek oluyor.

Çöpçü balıkları, yaşamlarını kendi planları olan başka balıklardan dökülen parçalarla sürdürdüklerinden besin kaynaklarının her an yüzüp gidebilme olasılığına karşı tetikte olmaya alışıktır. Muz kabukları yüzüp gitmez, balıklar gider. Çöpçüler bu konuda bolca antrenmanlıdır. En rahat günlerinde bile çöpçüler yüzlerce müşteriye hizmet verir. İşler patladığında ise günde 2000 kadar etkileşime girmek durumunda kalırlar. Bunların bir kısmı resifin kalıcı sakinleri, bazıları ise oradan geçmekte olan ziyaretçilerdir. Çöpçüler ikisi arasındaki ayrımı bilir ve ziyaretçilere öncelik verir. Nasıl olsa resif sakinleri zaten oralarda olacaktır.


Zihinsel Beceriler Beyin Büyüklüğüyle İlgili Değil

Bize oldukça açık görünen bir zihinsel problem karşısında primatların gösterdiği performans, sizi hayal kırıklığına uğratmış olabilir. Araştırmacılar, onların beklenmeyen başarısızlıklarını sıkılmalarına bağlıyor. Bunun nedeni, elbette onların aptal olması değil. Bu türler bulmaca çözmedeki başarılarıyla ünlüdür; hatta bazılarını insanlardan daha iyi yaparlar. Örneğin, şempanzeler konumsal bellek bulmacalarında insanlardan daha iyi performans gösterir. Ayrıca Arşimet ilkesinden yararlanacak bir zekâya sahiptir. Bir pipetin içine sıkışmış bir fıstığı çıkarmak için ağızlarına su alıp pipetin içine doğru üfleyerek fıstığı çıkarmayı akıl eder. Orangutanlar ise firar etme sanatında üstündür. Bunların hepsi farklı tür becerilerdir.

Balıkların zihinsel bir problemde primatlardan daha iyi olması, beyin büyüklüğü, beden büyüklüğü, kürklü ya da pullu olmak ve evrimsel açıdan insana yakınlık gibi ölçütlerin zekânın belirleyicisi olmadığını bir kez daha hatırlatıyor. Bu, ayrıca, zekânın çoğulluğunu ve bağlama bağlılığını gösteriyor, yani tek bir sabit özellik olmadığını ortaya koyuyor. Zekâ, farklı açılardan ifade edilebilen değişik beceriler şeklinde kendini gösterebilir. Bu durum, bir insanın mükemmel bir sanatçı ya da atlet olmakla birlikte, matematiksel veya mantıksal problemlerde zayıf olmasını da açıklayabiliyor. Yani insan becerilerinden bir ya da birkaçının üstünlüğüne bağlanan bir zekâ kavramını yeniliyor.

Kaynak

0 yorum: